İskele Caddesi Kozacıoğlu Apartmanı No:4 Daire:5 Caddebostan
                                                        Telefon: 0216 380 32 29
                                                            GSM: 0539 551 19 23

KARARSIZLIK VE ERTELEME

Şub 01, 2016

Kararsızlık iki durum, nesne arasında seçim yapamama olarak tarif edilir. Ve kararsızlık bazen kişinin hayatında o kadar yoğun bir kaygı yaratır ki, kişi bu kaygı yoğunluğunu yatıştıramayacağı için kalkıp mutfaktan bir bardak su almaktan tutunda bir kitap okumaya başlamaya, iş değiştirmeye, evlenmeye, eğlenmeye, sosyalleşmeye kadar pek çok hayat olayı ve davranışını ertelemek zorunda kalır. Mağazalarda on çift ayakkabı deneyip en sonunda karar veremeyip mutsuz ve birazda öfkeli bir şekilde hiçbir şey satın almadan mağazadan çıkıp giden kişileri görmüşsünüzdür. Alışveriş yaparken hiç tanımadığınız bir insana kendi giyeceğiniz bir kıyafetle ilgili hiç fikir sordunuz mu? Hep tavsiye edilen kitapları mı okursunuz? Oyuncularını tanımadığınız bir film izler misiniz? Memnun olmadığınız halde aynı işyerinde senelerce çalışır mısınız? Bir arkadaşınızı arayıp aramamak arasında kalıp bütün gün telefonu elinize alıp alıp bıraktınız mı hiç? Mutsuz olduğunuz bir ilişkide ayrılıp ayrılmamaya karar veremediğiniz için senelerce acı çektiniz mi? Ne yiyeceğinize karar veremediğiniz için aç kaldığınız oldu mu? Tüm bu ikilemi hayatınız boyunca yaşadığınızı düşünün! Hem karar verememenin yarattığı huzursuzluk bu kararsızlığın bu durumu yoğun yaşayan insanların hayatındaki sonuçlarına baktığımızda, konunun önemini görmekteyiz.
Peki kararsızlık bir kişilik özelliği midir, neden bazı kişiler hayatlarını erteleme pahasına pek çok durumda karar verememektedir. Kararsızlık doğuştan getirdiğimiz, karakter ya da mizaç olarak bilinen öz benliğin bir özelliği değildir. Kararsızlık kişinin erken çocukluk döneminden itibaren ( 0-2 yaştan itibaren) anne, baba, ailedeki önemli ötekiler ( anneanne, babaanne, dedeler, amca, dayı, teyze, hala vb.) ile kurduğu ilişkiler, yetiştirilme tarzı, aile sisteminin yapısı, maruz kaldığı travmatize hayat olayları ile şekillenen, zamanla kişilik özelliği haline gelen bir davranıştır. Bir bebek dünyaya geldiğinde milyarlarca beyin hücresi ile doğar. Ama henüz bu hücreler arası bağlantılar kurulmamıştır. Çok donanımlı bir cep telefonunuz olduğunu ama henüz hiçbir uygulama yüklemediğinizi düşünün. Nasıl telefona yüklediğiniz uygulamalarla telefon çok daha işlevsel hale geliyorsa insan beyni de kurduğu bağlantılara göre yani özellikle erken dönemdeki yetişme tarzına bağlı olarak şekil alıyor. Hayatın erken dönemlerinde kurduğu nörobiyolojik yolaklarla yani öğrenme ve ilişki kurma şekilleriyle yetişkinlik çağındaki kişiliğimizin temelleri atılır. İçinde bulunduğunuz aile sisteminde anne baba ve diğerlerinin tutumu oldukça belirleyicidir. Eğer ebeveyn tutumu çocuk erken dönemde yeni bir şeyler deneyimlemeye çalıştığında, bir bilim insanı gibi keşifler yapmaya çalıştığında (yürümek, koşmak, kayaktan kaymak, koltuğun tepesine tırmanmaya çalışmak, bir yerden atlamaya çalışmak, nesneleri atmak, düşürmek, vb.) ve tabii ki sonraki gelişim evrelerinde yüreklendirici ve kapsayıcıysa yani hem çocuğun bu davranışlarda bulunmasına izin verip bir yandan da onu tehlikeli olabilecek durumlarda devreye girip koruyabiliyorsa, bu çocuk ileriki hayatında güvenle yeni girişimlerde bulunabilen, seçim yaparken gerekmedikçe başkasının onayını almaya ihtiyaç duymayan, kolayca iletişim ve ilişki kurabilen, kendini cesurca ifade edebilen, eylemlerini kolaylıkla başlatabilen ya da gerektiğinde sonlandırabilen, hayatında birtakım sorunlarla karşılaştığında bunlara çareler üretmeye çalışan, potansiyellerini hayata taşıyabilen, olumsuz duygu ve dürtülerini sağlıklı yollarla deşarj edebilen sağlıklı bir yetişkin olacaktır.
Ancak çocuk yetiştirme süreçleri her zaman bu kadar optimal düzeyde sağlıklı olmuyor elbette, hatta istatistiki olarak çoğunlukla aile sistemleri, ana baba tutum ve davranışlarındaki bazı sağlıklı olmayan yapıların sonucu pek çok çocuk, ergen ve yetişkinde hayat işlevselliğini olumsuz yönde etkileyici kişilik özellikleri, ya da kişilik bozukluğu olarak ortaya çıkmakta.
Peki hangi tarz aile sistemleri ve ebeveyn tutumları karar veremeyen, her türlü hayat deneyiminde endişe yaşayan ve hayatını erteleyen bu yapılara zemin hazırlıyor? Farklı ebeveyn tutumlarıyla ilgili yapılan deneysel, gözlemsel ve nörobiyolojik çalışmalar gösteriyor ki, erken çocukluk döneminde çocuk kendini, dünyayı, insanları, ilişkileri anlamaya ve deneyimlemeye çalışırken aşırı kapsayıcı, korumacı, çocuğun her yeni girişimini kaygıyla karşılayan, bu girişimlerde çocuğu yüreklendirmek yerine korkmasına ya da kaygılanmasına neden olan, çocuk bütün bu engellenmelere rağmen bir girişimde bulunduğunda duygusal enerjisini çocuktan çeken yani ebeveyninin onaylamadığı bir davranışta bulunduğunda sözel olmayan yollarla sağ beyinden sağ beyine çocuğa onu onaylamadığı duygusunu hissettiren ebeveynlerin bu davranışları kararsızlık ve erteleme davranışın temellerini oluşturur. Bunu bir örnek üzerinden açıklayacak olursak; bir oyun parkı hayal edin, çocukların salıncakta sallandığı, kaydıraktan kaydığı, top oynadığı bir park. Ve bu parkta bir anne ve dört yaşındaki oğlu arasındaki diyaloğu hayal edelim. Çocuk kaydıraktan kaymak istiyor, ama önce annenin gözlerinin içine bakıyor, (sağ beyinden sağ beyine, yüz ifadesinden ) anneden onay almaya çalışıyor, anne sözel olarak izin veriyor ancak, yüz ifadesi, ses tonu, beden diliyle aslında onay vermiyor ve çocuk gidip tek başına oradan kayarsa başına kötü bir şey geleceğinden endişe ediyor, yani çocuğun bu eylemi başaramayacağından korkuyor.  Çocuk sözel olarak iznini aldıktan sonra birkaç adım atıp tekrar annesine onay arayan gözlerle bakıyor ama yine annenin gönül rahatlığıyla git dediğini hissedemiyor. Kaydırağın tepesine çıkıyor bir kaydırağa bakıyor bir diğer çocukların nasıl rahatça kaydığına, bir annesinin kaygılı yüzüne. Çocuğun burada ebeveynin kaygı seviyesine bağlı olarak en temel üç davranış gelişir. Birincisi çocuk annesin yüksek kaygısı nedeniyle potansiyelini hayata taşıyamaz, içinden gelen davranışı gerçekleştiremez, kayarsa annesinin korktuğu gibi başına kötü bir şey geleceğinden korkar ve kaymayı erteleyerek vazgeçip geri döner. Annede bilinçli dünyasında çocuk vazgeçtiği için üzülür ama bilinçdışı memnun olur çocuk ondan bağımsız bir şey yapmaktan vazgeçtiği için. Bu çocuklar yetişkinlikte yeni hayat deneyimleri ve arzularını hayata geçirmekten yaşadıkları yoğun kararsızlığın ve kaygının sonucunda genelde vazgeçerler, yani hayatlarını hep ertelerler. İkinci ihtimal, çocuk ne pahasına olursa olsun gidip kayar, ancak tüm bu onay alma süreçlerini yaşamak zorunda kaldığı ve başına kötü bir şey gelmesinden endişelendiği için kaymasına rağmen bu deneyimden endişe ağır bastığı için heyecan hissedemez. Bu çocuklar, hedeflerine varıp, amaçlarını gerçekleştirip, yeni hayat deneyimlerinin içine girerler ancak çocukluk dönemlerinden beri ilişki kurma şekilleri nedeniyle şekillenen nörobiyolojik yapılar haline gelen alışkanlıklarıyla bu deneyimlerin hepsinde yoğun kaygı hissederler. Yani yeni bir hayat deneyiminde, hatta hayatı yaşamanın kendisinde heyecan yerine endişe hisseder, maalesef heyecanla endişe yer değiştirir. Mesela romantik bir ilişkinin ilk başlarında heyecan hissetmesi gerekirken beni beğenir mi, sever mi, terk eder mi, gibi olumsuz düşüncelere odaklanarak, yalnızca kaygı hissedebilir, hatta bu kaygıdan kaçınmak için kişi hiç ilişki kurmayadabilir. Bu durum iş, sosyal yaşam, kişisel yaşam gibi alanlarda da yaşanacaktır. Üçüncü ihtimal ise çocuğun hem ihtiyacı olan duygusal onayı alamadan kayması aynı zamanda heyecan ve keyifte hissedebilmesidir. Yani bu durumda yetişkinlik hayatında kişi hayatı deneyimlerken korku, kaygı, endişe, heyecan, mutluluk gibi duyguları çoğunlukla aynı zamanda beraber deneyimler. Bu duyguları hepimiz bazı hayat olaylarında aynı anda deneyimleriz, ancak bu kişiler çoğunlukla böyle yaşarlar. Yine karar verme durumlarında ikilem ve endişe yaşar ancak hayatı deneyimlemekten geri kalmaz ve en azından diğerlerinden farklı olarak keyif de alır.
Görüldüğü gibi erken çocukluk döneminde ilişki kurduğumuz kişiler, yetişkinlik hayatımızı nasıl yaşayacağımız, hangi tercihlerde bulunacağımız, nasıl bir sosyal hayatımız olacağı, içimizden geldiği gibi doğal mı yaşayacağımız, yoksa kaygı ve korkularla olmadığımız gibi davranarak mı yaşayacağımız gibi temel hayat konularında belirleyici oluyor.

Peki bu durumu değiştirebilecek bir şey yapılamaz mı? Elbette ki nörobiyolojik sistemimizi, kişilik özelliklerimiz haline gelmiş zihinsel, duygusal ve davranışsal alışkanlıklarımızı değiştirmek çok kolay ve kısa sürede olabilecek değişimler değil. Kişi bu sorunları hayatında fark edemiyor ve zararlarını göremiyorsa bu daha zor değişecek bir durumdur. Çünkü kişinin bu özelliklerini ve yıkıcı etkilerini fark ediyor olması gerekir. Bir yakını tarafından naifçe fark ettirilmeye çalışılıp yüzleştirilebilir ve bu sorunlarla başa çıkabilmesi için bir uzmandan destek alması önerilebilir. Kararsızlık ve erteleme davranışının hayatındaki olumsuz sonuçlarını fark edebilen ama bu durumu değiştirmekte zorlana kişiler için çözüm daha kısa süreli ve daha kolay olacaktır. Bu sorunun psikolojik temellerini araştırmak ve fikir sahibi olmak ta başlı başına sorunun ortadan kalkması için olumlu bir etki yaratacaktır, ancak bu derin araştırmalar ve konu hakkında bilgi sahibi olmak kökten bir değişim için genelde yeterli olmayacaktır. Koca bir hayatı heyecanla yaşamak yerine endişeyle yaşamamak için terapötik müdahale yöntemleriyle çözüm bulunabilen bu sorunun iyileştirilmesi için bir uzmandan destek alınmalıdır. Günümüzde bilimsel odaklı son derece etkili psikoterapi yöntemleriyle hayatımızı olumsuz yönde etkileyen kontrolümüz dışında davranışlarımıza etki edebilen bu zihinsel alışkanlıklar değiştirilebilmektedir.

Duygular

Ara 04, 2014

HİSSEDİYORUM ÖYLEYSE VARIM

 

Duygunun kökeninde insanların hayatta kalması ve gelişmesine yardım etmek amacıyla evrimleşmiş doğuştan gelen adaptif bir sistem olduğu görüşü geniş bilimsel destek almıştır. Duygular, bizim pek çok temel ihtiyacımızla bağlantılır.Fiziksel ve ruhsal sağlığımızı korumak için õnemli olan durumlara karşı bizi hızlıca uyarır, ihtiyaçlarımızın karşılanıp karşılanmadığını değerlendirmek suretiyle bizim için neyin iyi veya kötü olduğu bilgisini bize verirler. Aynı zamanda bu õnemli durumlarda ihtiyaçlarımızı karşılamak üzere eyleme geçmeye bizi hazırlar ve rehberlik ederler. Duygu temel bir işlemleme biçimini harekete geçirir. Mesela korku tehlikenin nerede olduğunu arayan bir korku işleme mekanızmasını harekete geçirir; üzüntü bize bir kayıp yaşadığımız, öfke ise ihlale uğradığımız bilgisini verir. Duygular aynı zamanda hızlıca niyetimizi belli eden ve ifade edildiğinde başkalarını etkileyen birincil iletişim sistemimizdir. Duygular bizim kim olduğumuzu tanımlar. Duygular ‘düşünüyorum o halde varım’ dan ziyade ‘ hissediyorum õyleyse varım’ fikri üzerine temellenir. Duygu temelli teoriler de õnce hissettiğimizi, sonradan düşündüğümüzü ve çoğunlukla hissettiğimiz kadar düşündüğümüzü öne sürer. Duygusal değişimler , böylelikle kalıcı bilişsel ve davranışsal değişimlerin anahtarı olarak görülür.

 

İnsanlar duygularını daha iyi tanıdıklarında, daha iyi deneyimlediklerinde, kabullendiklerinde, irdelediklerinde, anlamlandırdıklarında, bunları dönüştürmeyi ve esnek biçimde yönetmeyi öğrenirler. Nihayetinde dünya ve kendileriyle ilgili duygularının sağladığı önemli anlamlara ve bilgilere erişme konusunda daha başarılı hale gelirler. İlaveten bu bilgileri mutlak surette ve adaptif biçimlerde kullanma konusunda da daha yeterli hale gelirler Yönlendirilip değiştirildiğinde korkutucu duygularla başetmek kolaylaşır. Bu durumda bireyler ancak kendilerini olduğu gibi kabul ettiğinde dönüşüm ve değişim olacaktır. Dönüşüm duyguların farkedilip verimli hale getirilmesiyle olacaktır. Duygular hayatımızın en önemli kararlarına hükmeder, en derin endişelerimizi ve en önemli ilişkilerimizi etkileyen olayların sinyalleridir. Bizi bağlı, enerjik, sevecen ve ilgili tutar. Buna rağmen bazen bizi anlamadığımız veya pişman olduğumuz şeyleri yapmaya da yönlendirir. Duygular özgün kişiliğimize rehberlik eder.

 

İnsanlar, genel olarak herhangi bir sebebin veya mantığın zorladıkları yerine yapmayı sevdikleri şeyi yapmayı tercih ederler. Bunu şu takip eder; bir davranışı degiştirebilmek için o davranışı motive eden yani harekete geçiren duyguların değiştirilmesi gerekir. Duygular ayrıca düşünceleri etkiler, kişi öfkeli hissettiğinde aklına aklına öfkeli düşünceler gelir, üzgün olduğunda üzücü hatıraları anımsar. Olumsuz duyguların değişmesi için olumsuz düşünceyi değiştirmek her zaman işe yaramayacaktır. Mesela; kendine kötü yerine daha iyi bir değer biçme gibi bir bilişsel değişim bile aslında kanıta veya mantığa dayalı bilişsel bir değişim değil, yüksek oranda duyguya dayalı tutumsal değişimdir. Birinin kendini değerli görmesi, kendisinin temel duygusal düzeninde bir değişimi ve temel işlev biçiminde bir değişimi içerir. Kendine, dünyaya ve diğerlerine bakış açısındaki değişim temelde duygusal değişime dayanmaktadır. Duygular sadece kendimize ve diğerlerine bakışımızı degil, onlarla ilişkilerimizi de güçlü bir şekilde etkiler. Duygusal ifadeler ilişkileri yönetir ve değiştirir. Mesela õfke mesafe yaratırken, savunmasızlık silahsızlandırır. Böylece , kişiler arası çatışma, kişilerin tavırları değiştirilerek çözüleblir.

Duygu odaklı psikoterapilerle duygusal farkındalık ve yeterlilik sağlanmaya çalışılır, duygusal yeterlilik kişinin hayatında yaşadığı problemler ile başedebilme kabiliyetini geliştirmek ve insanların içinde ve onlara karşı uyumunu artırmak olarak tanımlanır.

 

Duygu eksikliği , insanların zekalarının bir kısmını çalar çünkü duygular bir durumda neyin önemli olduğunu ortaya çıkarır ve ihtiyacı olan veya istedikleri şeyi elde etmek konusunda yapılacaklar konusunda önderlik eder. Birinin kızgın yada üzgün olduğunu bilmemiz, o kişinin ihtiyaçlarının karşılanmadığını gösterir. Birinin ne hissettiğinin farkında olmak o kişinin probleminin doğasını tanımlamaya yardım etmenin ilk adımıdır , bundan sonra kişi belli durumlarda hangi davranışın en uygun olduğunu tanımlayabilir.

 

Kişi istediği duyguya sahip olmaya, istemediği duygulara ise sahip olmamaya motivedir. Çünkü bu eğilim büyümeye ve hayatta kalmaya yardımcı olur. İlişkiler, ihtiyaçlarımız ile buluştuğunda veya amaçlarımıza ulaştığımızda tatmin, heyecan ve keyif ile birlikte, biz veya ilişkimiz başarısız olduğunda ise utanç, anksiyete ve yalnızlık ile daha fazla eylem ve etkileşim meydana gelir. Insanlar, en öncelikli olarak negatif değil potizitif duyguları hissetmeyi arar, tüm duyguları fazlasıyla işlevseldir ve insanlar mutluluğu arayarak değil, kendi amaçlarını gerçekleştirmenin yardımıyla da kendi duygu düzenlemelerini gerçekleştirirler. Bu yüzden bir cerrah yada bir asker, mutluluk hissetmek için değil, daha çok bir hayat kurtarmanın yada yoketmenin ferahlığını yada gururunu hissetmek için saatlerce terleyip çabalar. İnsanların amaçları bazen iyi hissetmekten fazlasını içerir, bazı zamanlarda ve belli şartlarda negatif duyguları ararlar, acıyı tolere ederler, kızgınlığı kabul ederler veya kendilerini kurban ederler. Bunlar daha fazla düzenleyici hisler olan, erdem, sevgi veya özgürlük, adalet gibi değerlerin hizmetinde gerçekleşir.

 

Duyguların yardımıyla, kişiler ses, görüntü, koku ve bunun gibi, insanların iç güdülerinin sözel olmayan işaretlerinin algı örüntülerine otomatik olarak reaksiyon gösterirler. Bu sözel olmayan işaretler, bize, tür olarak yüzyıllardır hizmet etmişlerdir. Korkudan kaynaklanan kaçış, güven üretir; iğrenme, ahlak bozan bir ihlali dışarı atar ve üzüntü de kişi kayıp olan diğerini çağîrır. Kişiler yenilik, rahatlık, kayıp veya aşağılama sinyali veren kendi çevrelerindeki ipucu örüntülerine , otomatik tarzda duygusal olarak cevap verirler. Her duygu bir ihtiyacı belirtir ve duyguların yani ihtiyaçların ne olduğunu fark etmek bu ihtiyaçların karşılanması imkanını verir. Bir kişi üzüntü hissettiğini kabul ettiğinde bu durum onun bilinçdışının birşeyi kaybettiğini, rahatlık arayışında olduğunu ve büyük ihtimal iletişim için haykırmak istediğini aktarır.

 

Dört farklı duygu türü vardır;

 

Birincil adaptif duygular;

Acil bir durumda uygun doğrudan bir yanıttır ve bu kişiye uygun eylemi yapmak konusunda yardım eder. Örneğin biri sizi çocuklarınıza zarar vermekle tehdit ediyorsa , öfke burada adaptif duygusal bir yanıttır, çünkü tehtidi sonlandırmak için kendinizden emin , iddialı bir duruş almanızı sağlar. Korku , tehlikeye karşı adaptif bir duygudur, savaşma , kaçma veya donarak gözetleme konumuna getirir, dolayısıyla tehlikeyi azaltacak en eygun tepkiyi vermemizi sağlar. Bu tür otomatik hızlı yanıtlar, atalarımıza hayatta kalma konusunda yardımcî olmuştur.

 

 

Maladaptif birincil duygular;

Bu duygular, genel olarak, geçmiş, sıklıkla travmatik ve deneyimler üzerine temellenmiş, fazla öğrenilmiş yanıtları içerir.Mesela; kırılgan biri, büyürken yakınlığın sonrasında , genel olarak fiziksel ve cinsel istismar geldiğini öğrenmiş olabilir. Böylelikle bu kişi yakınlığı yada önemsenmeyi, potansiyel bir ihlal olarak algılayıp, otomatik olarak öfke ve/ veya reddetme olarak yanıtlayacaktır.

 

İkincil tepkisel duygular;

insanlar sıklıkla, geçmiş dönemdeki birincil adaptif duygularına duygusal tepkiler taşırlar, böylece bunlar ikincil duygularla yer değiştirirler. Bu durum orijinal duyguyu saklar yada dönüştürür ve tekrarlayan biçimde , hareketlere, şimdiki duruma, bütünüyle uygun olmayan şekilde öncülük eder. Örneğin, reddedilmeyle karşılaşan ve üzgün yada korku hissetmeye başlayan bir adam, öfke fonksiyonel yada adaptif olmadığında bile reddedilmeye karşı ya öfkeli yada korktuğu için kendine öfkeli olabilir. Pek çok ikincil duygu acı dolu birincil duyguya karşıya belirsizlik veya savunma yaratır.

 

Yardımcı duygular;

Diğerlerini kontrol etmek, yada onları etkilemek olarak açıklanan duygulardır. Örneğin timsah gözyaşları

diğerlerinin desteğini elde etmek için, öfke hükmetmek için, ve utanç sıklıkla kişinin sosyal yapıya uygunluğunu bilinçli olarak belirtmek için kullanılır. Kisinin vereceği duygusal tepki orijinal duygudan bağımsızdır.Bu duygular manipülatif yada sahte duygular olarak adlandırılır.

 

İnsan beyni anatomisi, iki önemli sürecin sonucu olarak görülür; duyguya sahip olma yeteneği ve bu duygular üzerine derinlemesine düşünme yeteneği. Bu nedenle yaşam iki ana değerlendirme içermektedir. İlk değerlendirme, duygu sistemimiz tarafîndan , dil olmadan, farkında olmaksızın, otomatik olarak yapılır. Bu değerlendirme bize, şeylerin bizim için iyi yada kötü olup olmadığını söyler ve ilgi, yenilik- değişiklik, tehdit, ihmal, kayıp ve başarı elde etme gibi belli başlı değerlendirmeler temeline oturur. Sonra bilinçli olarak tepki verdiğimiz, çok sıklıkla dilimizde birincil değerlendirmenin bir ürünü olarak, ikinci bir değerlendirme süreci daha vardır. Temel olarak, eğer yapabilirsek, değerlendiririz, birinci değerlendirmeyi takiben de önerilen yònlendirmeleri takip etmeliyiz. Temel duygularımıza güvenebilirsek, eğer bize rehberlik etmeleri konusunda doğruluklarına güvenebilirsek, ve eğer biz, sahiden istediğimiz şeyi gerçekten istersek, onlara erişebiliriz.

 

Yakın zamanda yapılan nörobiyolojik çalışmalar göstermektedir ki, onarılmayan ve ifade edilmeyen duygular depresyon, panik atak, obsesif kompulsif bozukluklar, fobiler, kaygı bozuklukları, travma sonrası stres bozukluğu ve psikosomatik bozukluklara neden olmaktadır.

 

Duygular üzerine düşünmeyi öğrenebilirsek, bize zarar veren, hayat boyu farkında olmadan tekrarladığımız olumsuz yaşam döngülerini değiştirebilir, gerçekte ne hissettiğimizi fark edebilir, daha hissederken onarabilir gerekiyorsa ifade edebiliriz. Duygusal farkındalık hem bireyin yaşam kalitesini artırır, hemde türü ve süresi ne olursa olsun ilişkileri çok daha sağlıklı başlatmamızı ve sürdürmemizi sağlar.

Depresyon Nedir

Nis 10, 2013

Majör depresif bozukluk, Majör depresyon, veya Klinik depresyon, kişinin sosyal işlevlerini ve günlük yaşama dair etkinliklerini rahatsız edecek, bozacak dereceye ulaşmış üzüntü, melankoli veya keder durumudur.
1

Obezite

Ağu 02, 2011

Obezite vücutta normalden fazla miktarda yağ dokusunun olması sebebiyle gelişir, çok sayıda faktöre bağlıdır ve tıbbi tedavi gerektirir. Obezitenin en önemli risk faktörlerini; fiziksel aktivitede azalma, beslenme alışkanlıkları, yaş, cinsiyet, eğitim düzeyi, evlilik, doğum sayısı ve genetik oluşturmaktadır. Kalıtsal olarak da geçebilen obezite özellikle gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde hızla yayılmaktadır. Ülkemizde toplumun %30’undan fazlası obezdir (erkeklerin % 7.9’u, kadınların %23.4’ü). Birçok kronik hastalığın obeziteyle yakından ilişkili olduğu bilinmektedir. Bu nedenle obezitenin etkenlerinin ve tedavi seçeneklerinin iyi bilinmesi, obezite ve komplikasyonlarının ideal tedavisinin tespit edilebilmesi açısından önemlidir.

Şişmanlığın ailelere özgü bir durum olduğu kesindir. Genler beslenme derecesini çeşitli yollardan etkilerler.

Bu yollar: 1

Çocuklarda Uyku Problemi

Ağu 02, 2011

Çocuğunuzla sağlıklı büyümesi için doğduğu ilk günden itibaren verdiğiniz en büyük mücadelelerden biri de onu uyutmak. Çocuğunuzun uyku konusunda sizinle inatlaşmasını ortadan kaldırmak için neler yapılabileceğini gelin birlikte görelim:

Çocuğunuzun uyku düzenini kazanabilmesi için ilk kural bebeklik döneminden itibaren kendi yatağında yatması alışkanlığının kazandırılmasıdır. “ Uykuya geçmek istemiyor bu nedenle yanımıza alıyoruz.” , “ Gece ağlayarak uyanıyor ve yanımıza geliyor.” , “ Ben de uykusuz kalıyorum ve onunla birlikte yatmak çok güzel oluyor.” gibi birtakım gerekçelerle çocuk bireyselleşme sürecini tam olarak tamamlayamamakta ve uyku düzensizliklerine neden olmaktadır.
Çocuğunuzun sağlıklı bir şekilde uyku evresine geçebilmesi için gün içerisinde enerjisini boşaltabilecek aktiviteleri yapmış olması gerekir, bu nedenle onunla gün içerisinde hareketli oyunlar oynayın. Uykuya hazırlık ve uyku evresi hep aynı saatlerde olmalı ki çocuğunuz bunu bir disiplin haline getirsin ve biyolojik saati devreye girebilsin. Odası ne çok sıcak ne de çok soğuk olmamalıdır. Rahat edebileceği uyku 1

Kadında Anorgazmi – Orgazm Olamama

Ağu 02, 2011

Kadının hiç orgazm olamamasına ya da orgazm olabilme yeteneğini kaybettiği cinsel işlev bozukluğuna anorgazmi denmektedir. Yani kişi orgazm olmayı hiç öğrenmemiş olabildiği gibi bu yeteneğini zamanla da belli sebeplerden dolayı kaybedebilir. Kişinin hiç orgazm olmayı öğrenmemesi daha sık karşılaşılan bir durumdur. Daha sonra bu yeteneği kaybetmesi ise genellikle ağır depresyondan, evlilik içi yoğu çatışmalardan, kaldırılamayan ağır kayıplardan sonra görülmektedir.

 

Anorgazmi Çeşitleri

1. Rastgele Anorgazmi: kişinin zaman zaman orgazm yaşayabilmesidir.

2. Koital Anorgazmi: kişinin cinsel ilişki sırasında orgazm yaşayamazken mastürbasyon ile orgazm olabilmesidir.

3. Anorgazmi: kişinin hiçbir şekilde yani ne mastürbasyonla ne de normal cinsel ilişkide 1

Cinsel Terapist Kimdir

Tem 12, 2011

CİNSEL SAĞLIK ENSTİTÜSÜ DERNEĞİ
MESLEKİ BAŞLIKLAR SÖZLÜĞÜ

1. Seksolog/Cinsel Tıp Uzmanı*: Tıp doktoru olup, cinsel sağlık ve üreme sağlığı anatomi ve
fizyolojisi, gelişimsel cinsellik, cinsel kimlik oluşumu ve gelişimi, cinsel değerler ve davranışların gelişiminde sosyal yapıların ve kültürün rolü, cinsellik ve cinsel işlevlerle ilgili tıbbi faktörler, cinsellikle kişiler arası ve aile ilişkilerinin etkileşimi konularını da içeren temel ve ileri düzey lisans eğitimini tamamlamış, ileri düzeyde cinsel terapi bilgisine sahip ve cinsel işlev bozukluğunun tedavisinde cinsel terapi hizmeti sunmak için gerekli eğitimleri ve süpervizyonu almış, gerektiğinde cinsel terapinin yanında medikal tedavi de uygulayabilen kişidir. Seksolog cinsel işlevlerle ilgili bozukluklar, cinsel kimlik bozuklukları, cinsel yolla bulaşan hastalıklar ve cinsel kötüye kullanım, vb. gibi sorunlarla ilgili olarak tedavi uygulayabilir. Bireysel terapilerin yanı sıra grup terapileri de düzenleyebilir.

1

Çocuklarda Yalan

Tem 12, 2011

Yalan bir hatayı gizlemek amacıyla gerçeğe uygun olmayan davranış girişimlerinde bulunmaktır. Bu girişim sözel yolla, jest yoluyla ya da susma yoluyla olabilir.

Sosyal bir davranış olan yalanın amacı; başkalarını aldatmaktır. Yalan bazen zararını gördüğümüz, bazen de kısa süreli bize faydası dokunan ama hepimizin karşılaştığı acı bir gerçektir. Yalan, insanlığın varoluşuyla başlayan ve devam eden bir gerçektir.

Dünyada ölümden başkası yalan” diyor Candan Erçetin, ve “yalan”ın da hayatımızda yer edindiği de kaçınılmaz “gerçek”! Yalan söylemek, artık hayatımızda yediğimiz yemek, içtiğimiz su, cinsel ihtiyaçlarımız kadar doğal ve hatta bu ihtiyaçlarımızla iç içe geçmiş durumdadır. Küçüğümüz büyüğümüz, yaşlımız, gencimiz hepimiz bir şekilde yalan söylüyoruz. Aslında hepimiz yalan söylememiz gerektiğini çok iyi biliyoruz. Yalanın zayıf karakterli insanların silahı olduğunun da farkındayız. Peki bunları bile bile bizler neden yalan söylemeye devam ediyoruz? Neden herkes yalan söylüyor, yalan söyleme hastalığı bizde nasıl yerleşiyor?

1

Evlilik Çift Terapisi

Tem 12, 2011

Eskiden evlilik sorunları olan çiftler çözebilmek için bu sorunlarını psikolog yada psikiyatristler yerine avukatları, din adamları, arkadaşlarıyla paylaşırlardı. Pek çok kadın kişisel sorunlarını ve evlilikteki cinsel sorunlarını jinekologları ile paylaşırdı.

 

Evliliğinde şiddetli sorunlar yaşayan eşlere yönelik uygulanan evlilik terapisi, iletişim, uzlaşma, problem çözme becerilerini geliştirme, benlik gelişimi, fiziksel ve duygusal yakınlığın artırılması, bireysel yaşam kalitesini ve evlilik kalitesinin gelişimini sağlamaya çalışır .

1

Kişilik Bozuklukları

Tem 11, 2011

Kişilik Bozuklukları ve kişinin sosyal ve iş yaşantısındaki işlevselliğini bozan, çok eskiden beri varolan, yayılgan, esnemeyen davranış örüntüleri ve içsel yaşantılar olarak görülürler. Hepsi değil ama bazıları duygusal rahatsızlıklara neden olabilir.

Kişilik bozukluklarının belirtileri, zaman zaman çeşitli derecelerde sahip olduğumuz özellikleri açıklamaya çok uygun olabilmelerine rağmen, gerçek bir kişilik bozukluğu çeşitli treytlerin aşırılıkları ile tanımlanır. Uzun yıllar boyunca geliştirdiğimiz kişilik, hayatın zorluklarını ele almanın oturmuş bir yolu, diğer insanlarla ilişki kurmanın belli bir tarzıdır.

1